düşünüyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünüyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2013

{YORUMSUZ}


Söyleyecek çok şey var ama söylemeye mecalim yok...

16 Nisan 2012

KINDLE TOUCH


Uzun zamandır istediğim bir şeye kavuştum sonunda: Huzurlarınızda, pek muhterem şahsiyet "Kindle Touch"! Kendisi Amazon tarafından, e-kitap okumak amacıyla üretilen bir cihaz olup, ne yazık ki henüz ülkemize satışı yapılamasa da, bazı pek sevgili arkadaşlarımız tarafından bizlere ulaştırılabilmektedir. Buradan kendilerine teşekkürü borç bilirim :-)

Uzun uzun yazmayacağım, Amazon'dan ve Ekşi Sözlük'ten teknik özelliklerini ve hakkındaki yorumları okuyabilirsiniz. Sadece beni en çok cezbeden özelliğini söylemekle yetineceğim. O da, sabah-akşam kavanozdaki turşular gibi sıkışık bir şekilde işe gitmeye/işten dönmeye çalışırken, iki elimle idare etmem gereken tuğla gibi bir kitap değil; ince, hafif ve tek elle kullanabildiğim bir cihaz taşıyabilmem.

Bu fotoğraf her şeyi açıklıyor olmalı! 

Boyutları küçük olmasına rağmen okuması hiç de zor değil. Birkaç farklı font çeşidi ve büyüklüğünden istediğinizi seçebiliyor, dik ya da yatay konumda okuyabiliyorsunuz. Üstelik, bilgisayar, tablet ya da telefon ekranları gibi parlak ve arkadan aydınlatmalı olmadığı için gözünüz yorulmuyor da! Görünümü zaten neredeyse saman kağıdıyla aynı.


Bir de içinde yüklü olarak gelen İngilizce sözlük sayesinde, bilmediğiniz bir kelimeyle karşılaştığınızda üstüne "tıklayıp" anlamını hemen öğrenebiliyorsunuz. Gerçi benim pek yaptığım bir şey değildir ama çok tuhaf bir kelime gördüğümde, dayanamayıp bakıyorum elimin altında olunca :)


Ne yazık ki başta da yazdığım gibi, Amazon "yalnız ve güzel ülkemize" ne cihazı ne de milyonlarca e-kitabı satabiliyor. Komşularımız Gürcistan ve Ermenistan'a ve hatta Etyopya ve Surinam'a bile satılabildiği düşünülürse, oldukça ilginç bir durum tabii ki!

Kendilerine yazıp sorunca, nedenin garanti ile ilgili bir sorun olduğunu söyleseler de (e-postama 2 saat içinde cevap vererek beni şaşkınlığa düşürdüklerini itiraf etmeliyim), bir Ekşi Sözlük yazarının da dile getirdiği gibi, matbaanın Osmanlı İmparatorluğu'na 200 yıl geç girmesiyle benzerlik kurmamak mümkün değil!

Dileğim sorun neyse bir an önce çözülmesi ve Amazon'un devasa e-kitap listesine bir an önce ulaşabilmemiz! Tabii bu arada Türk yayınevlerinin de konuyu ciddi olarak ele alıp, baskı kitapların yanında e-kitap hazırlığına da hız vermeleri.

Bunlar çözülene kadar ben, matbaanın mucidi Gutenberg'e adanan "Project Gutenberg" sitesinden, 1923'ten önce basıldıkları için telifi düşmüş kitapları indirip okuyacağım. Ki bu bile Kindle almak için yeterli bir sebep bence! Zira tüm klasikler, Shakespeare'in eserleri, Sherlock Holmes'ler ve daha birçok kitap bu kategoriye giriyor.

O zaman ne diyelim, tez zamanda gökten üç elma düşsün; ilki yasal sorunları çözen devletimizin, ikincisi e-kitapları yaygınlaştıran yayıncı/dağıtıcıların, üçüncüsü de biz okurların başına...

2 Kasım 2011

RUHUM SIKILDI

Kişisel sıkıntılarımın üstüne önce terör olayları, sonra Van Depremi geldi; en son da bir hastalık haberi alıp yıkıldım. Bir süre buralarda olmayı canım çekmiyor yine. Ruhumu sağaltmak için biraz izin istiyorum.

Bu arada yüzümü azıcık da olsa gülümseten bu iki videoyu paylaşmadan edemedim.



Bir de yazı yazmaktansa "pin"lemek daha zahmetsiz geliyor. İlham panolarımı görmek isterseniz "Pinterest"ime beklerim.

24 Ekim 2011

PAZARTESİ SORUMLULUĞU {VAN DEPREMİ}


Söylenebilecek fazla bir şey yok. Sadece insan hayatını hiçe sayıp olmayacak yerlere inşaat izni veren gözü dönmüş yöneticilere, kalitesiz malzemeyle inşaat yapan müteahhitlere, birkaç fazla parça mal sığdırabilmek için kolonları kesen dükkân sahiplerine birazcık akıl-fikir, çokça vicdan azabı diliyorum.


Şimdi bize düşen, kalanlara yardım olarak neye gücümüz yetiyorsa onu yapmak. İmkânı ve eğitimi olanlar yerinde arama-kurtarma çalışmalarına katılarak; olmayan büyük çoğunluğumuz ise ya evimizdeki fazla batteniyeyi, kışlık giyecekleri çeşitli kanallarla bölgeye göndererek ya da maddi yardım yaparak vatandaşlarımızın bu büyük felaketi en kısa sürede atlatmasını sağlamalıyız.


Ölenlere rahmet, yakınlarını kaybedenlere sabır diliyorum.

15 Ekim 2011

OLOLİ'NİN YERLİ DİZİLERLE İMTİHANI {BİR ÇOCUK SEVDİM}

Geçenlerde Ahmet Hakan'ın Hürriyet'teki köşesinde "neden yerli dizi izleyemiyorum" başlıklı yazısını okuyunca, "oh be, demek gerçekten de yalnız değilmişim" diye düşündüm. Yanlış anlaşılmasın, "bizim evde sadece belgesel, haber, bir de klasik müzik kanalları izlenir" gibi entel-dantel bir durum söz konusu değil. 

Evet, genelde düzgün filmleri izlemeye çalışıyoruz; tabii özellikle sonlara doğru yoğunlaşan reklam bombardımanından sağ çıkabilirsek! Zevkimize uygun konser kayıtlarını da takip ediyoruz; ki bunlar genellikle Mezzo kanalında oluyor. Fakat itiraf etmeliyim, haberleri neredeyse hiç seyretmiyoruz; çünkü gerek dünyanın gerek ülkemizin gidişatını, insanların birbirlerine yaptıklarını, yeryüzünün halini izlerken boğulacak gibi oluyoruz.

Ama yeri gelince, biraz olsun kafa dağıtmak için, magazin programlarına göz atıp "cık cık cık, demek böyle hayatlar da var" diyor; Survivor / Yetenek Sizsiniz / O Ses Türkiye / Yok Böyle Dans gibi Acun Medya yapımlarına da takılıyoruz (ki sonuncuyu kesinlikle diğerlerinden ayrı tutup, keyifle izlediğimizi bile söyleyebilirim). Tabii bir de sevgilimin seyrettiği Barselona'nın futbol maçları var ki, anlaşmamız gereği benim de haftanın en keyif aldığım iki saatine dönüşüyor (maç=ayak masajı).

Yine nereden başladım, nereye geldim! Başa dönecek olursam, bizim evimizde kesinlikle seyredilmeyen bir şey varsa, o da yerli diziler. Yavaşlıklarından, uzunluklarından, oyunculuklardan, reklamlardan, özetlerden ve  daha pek çok şeyden dolayı sabır sınırlarımı fazlasıyla zorluyorlar çünkü.

Fakat bu sezon başında, popüler olan bir diziyi seçerek izleme kararı aldım. "Neden?" diye sorarsanız, "böyle bir eksiklik hissettim kendimde" diye anlamsız bir cevap verebilirim. Gazetelerden okuduğum kadarıyla en çok umut vaat eden "Kuzey Güney" ile "Bir Çocuk Sevdim"i finale bıraktım; fakat ilkini tanımlanamayan bir memnuniyetsizlik nedeniyle (şiddet ?!) eleyip ikincide karar kıldım.

Veee... En iyi niyetlerimle, Cuma akşamlarını bekleyip, saat sekizde ekranın başına kuruldum. İlk bölümler biraz 60'ların Türk filmlerini anımsatsa da keyfimi bozmadım ve "bir süre sonra oturur nasıl olsa" diye kendimi avuttum. Büyük hata! Dün akşam izlediğim bölümle, bu sezonki yerli dizi macerama da noktayı koydum. 

Neden mi? (A.H'ın üslûbunu aşırarak)

BİR: Yerli dizilerin 4. paragrafta sıraladığım tüm özelliklerini barındırdığı için;

İKİ: Günümüzde geçiyor olmasına rağmen gerek yaşananlar gerekse de insanların yaşananlara bakış açıları açısından 60'lara ait bir dönem dizisi etkisi bırakarak samimiyetsizlik yarattığı hatta insanları yanlış yönlendirdiği için;

ÜÇ: 21. yüzyılda, biri lise öğrencisi, diğeri üniversite mezunu iki insanın, hamileliğin nasıl önleneceğine dair bilgisi olmadığı/bilse de uygulamadığı fikrini saçma bulduğum için;

DÖRT: Diyelim böyle bir şey oldu, "hayatında en çok istediği şeyin okumak olduğunu" beyan eden 17 yaşında bir kızın nasıl olup da çocuk doğurmak isteyebileceğini kafam bir türlü almadığı için;

BEŞ: Hadi bu da oldu, "baygın bakışlı" ve bir pavyon şarkıcısıyla gönül macerasına atılacak gibi gözüken baba, "gözünün bebeği" kızını gördüğü yerde kaçmak yerine, oturup bir konuşmayı denemediği için;

ALTI: Telefonla birbirine ulaşamayan aşıkların, neden bir de e-posta göndermeyi denemediklerine anlamlı bir mazeret bulamadığım için;

YEDİ: Bülent İnal'ın tombul yanaklarını ve kımıl kımıl bıyıklarını sempatiyle izlememe, kızcağıza iyilik yapmak için evlenmek istediğini ve "çocuk doğsun boşanırız" diyeceğini tahmin etmeme rağmen, canlandırdığı karakter tam bir "pedofil" profili sergilemeye başladığı için;

SEKİZ: Gelecekte söz konusu evliliğin gerçekleşeceğini adım gibi bildiğim, fakat bunun yanı sıra esas oğlanın Amerika'da kaza geçirip felç olacağı / çocuğunun olamayacağı, "baygın bakışlı"yı kapısından kovan babasının ise el pençe divan kızdan özür dileyip "biz ettik sen etme" diyeceğine dair ciddi endişelerim olduğu için;

DOKUZ: Ara ara ciddi mantık hataları yakaladığım için (sonunda pencereden kaçmayı akıl eden kızın bunu neden daha önce düşünemediği; kızın teyzesi, kocasının 1993 yılında kaybolduğunu söylese de kıyafetlerin, ortamın 1980'lere daha yakın olması; mutfakta bulaşık makinesi dururken ablanın evkızı karakterini vurgulamak için bulaşıkları elde yıkaması, vs.);

ON: Genel olarak da, iki saatimi bu çağdışı parodiyle harcamak yerine, "yemek programlarını izler bir iki teknik öğrenirim en azından" diye düşündüğüm için.

"E, beğenmiyorsan izlemezsin, olur biter" diyebilirsiniz. Dediğim gibi öyle de yapacağım zaten. Fakat dün gece o kadar doldum ki, sinirimi bir şekilde çıkarmam gerekiyordu.

İşin fenası, bundan 10-15 sene önce keyifle izlediğim Türk dizileri vardı benim. "Şaşıfelek Çıkmazı" mesela; hâlâ yeniden gösterimlerine denk geldiğimde ekrana kilitlenirim. Hikâyenin sempatikliği bir yana, tüm karakterlerin cana yakınlığı, gerçekçi oyunculukları şimdiki milyon-dolarlık bütçeli "başyapıtlara" taş çıkarırdı. Keza "Ferhunde Hanımlar"; "Gülşen Abi". Aynı kategoride olmasa bile "Bir Demet Tiyatro". Daha yenilerden "Tatlı Hayat"; "Yabancı Damat"; "Yılan Hikâyesi" (sonradan o da cıvıtmıştı ya!). 

Neyse, dediğim gibi çok dolmuştum; içimi dökmek iyi geldi. Ama sizlerin de bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum, yerli dizilerle aranız nasıl? Keyifle izlediğiniz diziler var mı? Paylaşırsanız sevinirim.

Küçük bir ekleme: Sevdiğim dizileri sıralarken "İkinci Bahar" ve halen yasını tuttuğum "Avrupa Yakası"nı unutmuşum. Yazmasam aklım kalacaktı, ekleyiverdim ;o)

12 Ekim 2011

DOKUMA KİTAP AYRACI


Endüstri devrimi oldu, mertlik bozuldu; geleneksel el sanatlarımız yok olmaya yüz tuttu. Tıpkı bugünlerde televizyonlarda dönen Anadolu Sigorta reklâmındaki gibi, bu işleri yapan ustalar da birer birer aramızdan ayrıldı.

Dokuma benim en ilgimi çeken el sanatlarından biri olmuştur her zaman. Televizyonda, dokuma tezgâhlarının başında Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden kadınları görünce, dayanamam ekrana kilitlenirim hep. Fakat geçenlerde yine böyle bir programda, şimdi hatırlayamadığım turistik bir yörenin kadınlarının, getirisi daha iyi olduğu için, burayla özdeşleşen halıları dokumak yerine, otellerde temizlik hizmetlerinde çalışmayı tercih ettiklerini söylemeleri üzdü beni.

Sonra düşündüm, üzülmeye hakkım var mıydı ki? Nasıl ki ben, daha ucuz olduğu için el halısı yerine makine halısını tercih ediyorsam, onların da evlerini geçindirmek için hem daha az yorucu, hem de daha iyi getirisi olan bir işi tercih etmeleri kaçınılmazdı. 

Bu duygularla, internette yaptığım küçük bir araştırma sonucunda bulduğum bir videoya dayanarak, küçük bir dokuma denemesi yaptım. Önceden ne yaparım, nasıl kullanırım diye düşünmediğim için, "ürün" dekoratif olmaktan öteye gidemese de, buradan elde ettiğim deneyimle sonraki seferler için birtakım fikirler uçuşmaya başladı bile kafamda.

Malzemeler:

  • Mukavva/karton vb sert fakat kesilebilir bir plaka (cinsini ve boyutlarını, ürünü ne olarak kullanmak istediğinizi düşünerek seçmeniz yerinde olur. Benimki tamamen deneme amaçlıydı, evde atıl durumdaki bir kutunun kapağından 10x30 cm boyutlarında bir parça kestim).
  • Cetvel
  • Maket bıçağı 
  • Makas
  • Rengârenk yünler
  • Yorgan iğnesi

Yapılışı:

Kartonun iki ucuna, eşit aralıklarla, 1 cm derinliğinde kesikler açın. Benimkilerin aralığı da 1 cm idi; fakat daha sık bir dokuma istiyorsanız 0.5 cm de yapabilirsiniz. Kesiklerin mutlaka çift sayıda olmasına dikkat edin.

Çözgü olarak kullanacağınız yani dokumanızın deyim yerindeyse iskeletini oluşturacak olan baz yününüzü, açtığınız kesiklerden geçirerek düşey hatlar oluşturun.

Fotoğrafta yatay durduğuna bakmayın, "tezgâhımızı" 90 derece çevirerek kullanacağız.

Sonra ilk kullanmak istediğiniz renkten bir miktar yorgan iğnesine geçirin ve çözgü ipliklerinin bir altından, bir üstünden geçirerek -ki buna da atkı deniyor- dokumanızı oluşturmaya başlayın.


Başka bir renge geçmek isterseniz, uçta biraz pay bırakarak (aslında videoda buna hiç gerek olmadığı, dokumanın yeterince sıkı olacağı söyleniyordu ama ben yine de güvenemedim) aynı işlemleri tekrarlayın. Arada bir de, bir tarak ya da benim gibi ev-yapımı bir kılıç yardımıyla dokumanızı sıkıştırın.


Dokumanız istediğiniz uzunluğa erişince, tezgâh olarak kullandığınız estetik bir malzemeyse (kalın asetat vb), atkıları olduğu gibi bırakıp, kenarda sarkan çözgüleri de dokumanın arkasına sabitleyerek, çerçeveleyip dekoratif olarak kullanabilirsiniz.

Benim tezgâhım pek estetik olmadığı için bunu tercih edemedim ;o)

Eğer dokumanızı başka bir şey yapmak için (kitap ayracı, cüzdan vb) kullanacaksanız, atkı iplerinin tezgâhın arkasında kalan kısımlarını ortadan keserek tezgâhtan ayırabilir; kenardan sarkan çözgüleri ise yine dokumanın arkasına belli olmayacak şekilde iğneyle sıkıştırabilirsiniz.


Ta taaam... Kendi ellerinizle ve tamamen geleneksel tekniklerle yaptığınız dokumanız hazır bile. Ama siz benim gibi yapmayın, önceden nasıl kullanırım diye bir düşünüp, tazgâhınızı ona göre ayarlayın. 

Benim dokumam gereğinden fazla ince-uzun bir formda olduğu için aklıma sadece kitap ayracı yapmak geldi. Bunun için atkı ipliklerini 3 cm'e kısaltıp, ikili olarak düğüm attım.


Yeni hedefim çeşitli boyuytlarda tezgâhlar hazırlayarak bardak altlığı, cep telefonu kılıfı ve bozuk para cüzdanı yapmak. Yakında paylaşırım.

9 Ekim 2011

MÜZİK KUTUSU VE "MEN IN TREES"

Bir süredir Müzik Kutusu'nu çalıştırmadığımı fark ettim. Bugün, bu hafta bir şeyleri en sonunda kafamda oturtabildiğim için ve dün bütün günü iki yaşındaki yeğenimle geçirebildiğim için mutluyum. Bu yüzden, dinlerken beni en çok mutlu eden şarkılardan birini paylaşmak istedim.

Mushaboom'a yıllar önce radyoda denk gelmiş ve hem müziğinden hem de sözlerinden çok etkilenmiştim. Fakat şarkı bittiğinde kimin, hangi şarkısı olduğuna dair bir açıklama yerine reklamlara girilmiş; ben de aklımda kaldığı kadarıyla sözleri Google'da aratıp bulmuştum.


Bugün bu yazıyı yazmak için oturduğumda, nakaratta da tekrarlanan Mushaboom'un ne demek olduğuna -hatta bir anlamı olup olmadığına- dair hiçbir fikrimin olmadığını fark edip, yine yüce Google'a danıştım ;o) 

Sonuç Wikipedia'dan geldi : Mushaboom, Kanada'nın küçük bir liman kentiymiş ve şarkı da böyle bir yerde geçen, her anından zevk alınan basit bir hayatı (hayalini de diyebiliriz) anlatıyormuş (sözleri için şuraya bakabilirsiniz; çevirmeyi denedim fakat özgün dilindeki etkiyi yakalayamadığı için vazgeçtim). 

Bunları okuyunca, tamamen tesadüfen rastladığım ve tam anlamıyla müptelası olduğum "Men in Trees" ('Ağaçtan Adam Düşebilir' diye çevrilebilir sanırım)" dizisi geldi aklıma hemen. 

Hayatın bir cilvesiyle kendini Alaska'nın küçücük bir kasabasında bulan New York'lu "ilişki koçu" Marin'in burada yaşadıklarını anlatan dizi sıcaklığı ve samimiyetiyle, bir de el değmemiş doğa görüntüleriyle (dağlar, ormanlar, göller ve bunların yanı başında kurulmuş küçücük evler, göl manzaralı ahşap salıncaklar... ) hayatını İstanbul'un keşmekeşi içinde yaşayan bendenizin aklını başından aldı desem yalan olmaz.

Öyle ki diziyi izlerken kendimi sürekli yaşadığım hayatı, ortamı, yaptıklarımı ve yapamadıklarımı sorgularken buluyorum. Ve ne yalan söyleyeyim, "Secret"la, "Evren'e arzularını söyle, o da sana göndersin"le pek aram olmamasına rağmen, kendimi en kapana kıstırılmış hissettiğim dönemde karşıma tesadüfen çıkan bu diziye belki de gereğinden öte bir anlam yüklüyorum. 

Ne dersiniz, tesadüf diye bir şey var mı yoksa evren gerçekten kalbimizin sesine kulak mı veriyor?

7 Ekim 2011

STEVE JOBS

Bugüne kadar şahane dokunmatik oyunlarını oynamak dışında eline bir Apple bilgisayar, i-phone, i-pad, i-pod ve "i-diğer-ne-varsa" değmemiş biri olarak Steve Jobs'un arkasından yazmak çok da mantıklı gözükmese de, bugün çeşitli bloglarda karşıma çıkan aşağıdaki iki alıntısını paylaşmadan edemedim. 

"Zamanınız sınırlıdır, bu yüzden başka birinin hayatını yaşayarak onu ziyan etmeyin. Başkalarının fikirlerinin gürültüsünde, kendi iç sesinizin yok olmasına izin vermeyin. Kalbinizi ve sezgilerinizi dinlemeye cesaret edin, onlar bir şekilde sizin gerçekten ne olmak istediğinizi zaten biliyor. Bunun dışındaki her şeyse ikincildir."

"Bazen hayat kafanıza bir tuğla fırlatır. İnancınızı kaybetmeyin. Benim devam etmemi sağlayan tek şeyin yaptığım işe aşık olmam olduğuna eminim. Aşık olduğunuz şeyi bulmanız gerekiyor. Ve bu sevgilileriniz için ne kadar geçerliyse, işiniz için de o kadar geçerli. İşiniz hayatınızın büyük bir kısmını dolduracak, ve gerçekten tatmin olmanın tek yolu, muhteşem bir iş olduğuna inandığınız bir şeyi yapmak. Ve muhteşem bir iş yapmanın tek yolu ise, yaptığınız şeyi sevmek. Eğer bunu halen bulamadıysanız, aramaya devam edin. Elinizdekiyle yetinmeyin. Kalbe ilişkin tüm konularda olduğu gibi, onu bulduğunuzda hissedeceksiniz. Ve tüm muhteşem ilişkilerde olduğu gibi, yıllar geçtikçe hep daha da iyiye gidecek. Yani onu bulana kadar aramaya devam edin. Yetinmeyin."

Not: Muhteşem Apple-Steve Jobs grafiği A Piece of Lisa'dan.
Not 2: Alıntıların özgün hallerine çeşitli yabancı sitelerde/bloglarda rastlayabilirsiniz; çeviriler bendenize ait. Yani her zamanki gibi, hatalarım varsa affola :o)

24 Eylül 2011

HAREKET ET - ÖĞREN - YE

Yönetmen, illüstratör, fotoğrafçı ve "turtacı" Rick Mereki'nin, 44 günde 11 ülke gezerek hazırladığı üç filme henüz denk gelmediyseniz üç dakikanızı ayırıp izlemenizi tavsiye ederim. 




Ben bolca hayranlık ve tebessüm biraz da kıskançlıkla seyrettiğimi itiraf etmeliyim. Bir de sevgilime söylemeyin ama, Rick pek şeker değil mi?! Allah sevdiğine bağışlasın diyelim ;o)

21 Eylül 2011

KIŞ HAZIRLIĞI I - KIZILCIK REÇELİ


Yaz bitti, sonbahar geldi bile. Farkına varamadan hava sıcaklığı daha da azalmaya, sararan yapraklar ağaçlardan birer birer düşmeye ve bayıldığımız yaz meyve-sebzeleri gitgide tatsızlaşmaya (ve kokusuzlaşamaya) başlayacaklar yine.

"Bizim zamanımızda..." diye başlayan cümleler kurmam için henüz erken (ya da bana öyle geliyor); ama en azından "ben çocukken..."li cümleler kurabilirim sanırım. Mesela:

Ben çocukken kışın domates-salatalık, kiraz, çilek, incir... yazın da muz, havuç, kereviz, pırasa... (o zamanlar çok da üzülmezdim ama sonradan hastası oldum) olmazdı mesela. Olmazdı da karalar mı bağlardık peki? Yoo! Hatta tezgahlarda ilk kirazı -ya da muzu- gördüğümde sevinçten ağlayasım gelirdi. Değerlerini daha çok bilirdim sanki.

Ya şimdi? Artık her mevsim her şeyi bulabiliyoruz. Daha doğrusu şeklen aradığımız şeyleri andıran (ben çocukken amasya elması boyutunda çilek, erik boyutunda kiraz görmemiştim hiç), ama ne tadı ne kokusu eskilerin yanına varabilen birtakım "maketlerle" oyalıyoruz kendimizi. Ancak semt pazarlarında -o da şanslıysak- çocukluğumuzun tatlarıyla karşılaşabiliyoruz bazen. 

Ne anlatacaktım, nerelere geldim! İtiraf etmek istemesem de, yaşlanıyor olabilir miyim acaba? Aslında eskilerin kış hazırlıklarından bahsedecek; salçadan, pekmezden girip reçelden, turşudan çıkacaktım. Ama bu konuda çok dolmuşum ki araya bunlar girdi.

O halde daha fazla uzatmadan Kızılcık Reçeli'nin tarifine geçelim (kış hazırlıkları serisine salatalık turşusuyla devam edeceğimin müjdesini de (!) şimdiden vermiş olayım). Kızılcık aslında benim çok bildiğim bir meyve değildi; ta ki geçen sene reçelini yiyene kadar. Ondan sonra çarşı-pazar her yerde aramama karşın, bir türlü rastlayamamıştım. Kısmet bu seneyeymiş. 

Geçen hafta pazarda bulunca kaçırmadım tabii. Ama ne olur ne olmaz, beceremem belki diyerek denemek için sadece yarım kilo aldım. Şimdi bu hafta gidip de bulamazsam diye aklım çıkıyor. Sanırım şimdiye kadar yediğim reçellerin içinde en sevdiğim bu oldu. 

Malzemeler (1 küçük kavanoz için):
Yarım kilo kızılcık
1 su bardağı toz şeker
500 ml su
2 yemek kaşığı limon suyu
Yapılışı:
Kızılcıkları iyice yıkadıktan sonra elinizle (ya da bıçağın yan yüzüyle) hafifçe ezin (ben çekirdeklerini çıkarmakla uğraşmadım, yerken de çok sorun yaratmıyor); orta boy bir tencereye koyup, şekeri üzerlerine serpiştirin ve tencerenin saplarından sallayarak iyice karıştırın. 
Birkaç saat sularını bırakmalarını bekleyin (ben gece hazırlayıp sabah kaynattım). 
Tencereye suyu ekleyip karıştırın ve orta-kısık ateşe koyun. Arada karıştırarak kaynamasını ve kıvamının hafifçe koyulaşmasını bekleyin (40-45 dk). 
2 yemek kaşığı limon suyunu da ekleyip 5 dakika daha ateşte tuttuktan sonra altını kapayın. 
Biraz ılınınca, iyice yıkayıp kuruttuğunuz cam kavanozlara doldurun ve soğuyunca ağzını kapatın.

Opsiyonel: Fırından yeni çıkmış, daha da iyisi evde yapılmış ekmeğin üzerine biraz tereyağı sürüp (veya bir dilim peynir koyup)  üzerine ılık ılık reçelden dökün ve gözlerinizi kapatıp bu güzelliğin tadına varın. 


Mmmm... Mükemmel...

17 Haziran 2011

♥ EMMA ♥


İtiraf ediyorum: Jane Austen'ın unutulmaz -ve defalarca televizyona, sinemaya, tiyatroya uyarlanan- romanı Emma'nın, 2009 yılında BBC tarafından bir mini-dizi şeklinde yeniden ele alındığından ve bunun da nisan ayında cnbc-e'de gösterildiğinden hiç mi hiç haberim yoktu.

Geçenlerde Glee'ye biraz ara verme kararı alınca (ikinci sezonu bitirmek üzereyim ve hiç bitmesin istediğimden ağırdan alıyorum; "Coupling"den sonra DVD'lerini almak istediğim ilk dizi bu oldu), dizi dünyasında neler oluyor diye bakınmaya başladığımda fark edebildim Emma'yı ancak.

Fark etmemle dört bölümünü dört güne sığdırıp, sudan çıkmış balığa dönmem de bir oldu. Oyunculuklara, dekor ve kostümlere  ve inanılmaz güzellikteki İngiliz kırsalına bayıldım. En önemlisi ise, böylesi çetrefilli bir hikayeyi, aylarca hatta yıllarca sürdürmeden, birer saaten toplam dört saate sığdırma başarılarına gıpta ettim.

Zira bizde olsa dakikalarca süren baygın bakışlar, reyting garantili dozu arttırılmış acıklı sahneler ve tabii diziyi daha da uzatmak için sürekli araya sokulan anlamsız karakter ve alt-hikayelerle, pekala Emma üç-dört sezona yayılabilirdi (yapımcılara sesleniyorum: "Emine"den çok para kazanabilirsiniz, ama ben de fikir verme payımı isterim!) .


Emma ile henüz tanışmadıysanız daha fazla vakit kaybetmeyin derim. Zira dünyanın daha güzel, insanların daha masum ve duyguların daha sahici olduğu bir zamana götürecek sizi.

Not: İlk resim buradan, ikincisi buradan, video ise buradan alıntıdır.

12 Haziran 2011

HAYAL EDİYORUM... ÖYLEYSE VARIM...

Bugün içimden yazmak gelmedi. Sabahtan beri erteledim durdum. İçimdeki sıkıntının geçmesini bekledim. Geçmedi. Biraz hayal kurarsam iyi gelir diyerek, John Lennon'ın muhteşem parçası Imagine'ı, bu kez Glee oyuncularının yorumuyla bulup dinledim.


Cennetin olmadığını düşün,
Denersen kolay olduğunu görürsün.
Altımızda cehennemin olmadığını,
Üstümüzde sadece gökyüzünün var olduğunu düşün.
Tüm insanların,
Bugün için yaşadığını düşün.

Ülkelerin olmadığını düşün,
O kadar da zor değil aslında.
Öldürmek ya da ölmek için bir sebep olmadığını,
Ve dinlerin var olmadığını düşün.
Tüm insanların,
Barış içinde yaşadığını düşün.

Hiçbir şeyin sahibi olmadığımızı düşün,
Bilmem yapabilir misin.
Açgözlülüğe veya açlığa ihtiyaç olmadığını,
Tüm insanlığın yekvücut olduğunu düşün.
Tüm insanların, hep birlikte,
Dünyayı paylaştığını düşün.

Hayalci olduğumu düşünebilirsin,
Ama bil ki yalnız değilim.
Umarım bir gün sen de bize katılırsın,
Ve dünya tek bir memleket olur.

Not: Parçanın sözlerinin içime sinen bir çevirisini bulamadığım için, naçizane bir öneride bulundum. Kusurlarım varsa affola...

30 Mayıs 2011

VAN MİNÜT!

Düşündünüz mü hiç, acaba hayatınız sadece 1 dakikadan ibaret olsaydı -ya da sadece 1 dakikalık (hadi insan ölçüsüyle 1 hafta-1 ay-1 yıl diyelim) yaşamınız kalmış olsaydı- o 1 dakikayı nasıl değerlendirmek isterdiniz?


Komik mi? Evet komik. Ama başka bir şey daha. Ya da birçok şey. Birbirine zıt birçok şey: komik-üzücü, iyimser-kötümser, gerçekçi-hayalci... 

Ama en çok da düşündürücü!

22 Mayıs 2011

MÜZİK KUTUSU

Bugün Hürriyet Pazar'da Amy Winehouse ve ardıllarıyla ilgili bir karşılaştırma yazısı vardı. Amy'nin uyuşturucu bağımlılığı, hastalıklı zayıflığı ve sorunlu özel hayatının kariyerinin önüne geçtiğinden bahsediyor; fakat geniş kitlelere sevdirmeyi başardığı soul ve caz sayesinde yeni nesil sağlıklı Amy'lerin ortaya çıkmasına neden olduğunu yazıyordu.

Söz konusu sağlıklı Amy'leri neredeyse hiç tanımadığım için youtube semalarına yelken açmak zorunda kaldım.

İlk aday yabancı bloglarda adını sıkça gördüğüm Adele idi. Albümünün tamamını dinleme şansı bulamadım ama "Rolling in the Deep" parçası gerçekten etkileyici; tabii Adele'in sesi de. Yakın durmakta yarar var!


İkinci aday olan Duffy'nin "Mercy" isimli parçasına radyoda rastladığım zaman keyifle dinliyordum fakat kimin söylediğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Parça müthiş eğlenceli; Aretha Franklin'in "Respect"ini hatırlatıyor bana. Fakat kızcağızın sesi nedense kulaklarımı tırmalıyor; biraz daha pes söylese daha iyi olacak diye düşünüyorum.


Üçüncü sıradaki Corinne Bailey Rae hakkında ise en ufak bir fikrim yoktu (internet olmasa ne yapardık!). Sesi hoş; dinlediğim parçaları fena değil; kendisi de müthiş hanım hanımcık anlaşılan. Ama...


... Ama işte hiç birisi Amy Winehouse gibi değil. Evet, kadın müthiş sağlıksız bir hayat sürüyor olabilir; yaşam tarzı yüzünden kariyeri zaman zaman tehlikeye giriyor olabilir. Hiçbir şeyi takmıyor, kendince gününü gün ediyor olabilir. Veya onun da, dünyadaki kötülüklere, hayatın saçmalıklarına katlanabilme yöntemi budur.  Kim bilebilir ki?


Mutlu, umutlu ve sağlıklı Pazarlar...

16 Mayıs 2011

15 Mayıs 2011

MÜZİK KUTUSU

Bugün çok fazla şey yazmak istemiyor canım. Blogger kapandı, açıldı, yasaklar bitti derken bir de internet sansürü konusu çıktı karşımıza. O kadar da masum bir şeymiş gibi sunuluyor ki, akıl erdirmek mümkün değil. "Zaten bir sürü yasaklı site var"mış, "bir şey değişmeyecek"miş, "bütün dünyada bu tür uygulamalar olabiliyor"muş, muş da muş muş. 

Bu yüzden genelde sabah saatlerinde yayımladığım Müzik Kutusu yazısı akşama kaldı. Canım ne internete girmek, ne bloguma ya da diğer bloglara bakmak ne de yazı yazmak istedi. Birilerinin, bir gün ansızın, saçma sapan bir bahaneyle blogumu kapatabileceğini bildikten sonra yazmayı sürdürmenin anlamı ne ki?

Sonra bir umut dedim, ne olur ne olmaz dedim, bir şeyler belki değişir dedim ve işte buradayım. Tabii ki şimdilik...

Rashit - Sansür

17 Nisan 2011

MÜZİK KUTUSU

Kaç Pazar, kaç Müzik Kutusu geçti; Blogspot hala açılmadı. Evet, ben ve diğer bazıları bilgisayarının ayarlarını değiştiriyor ve bir şekilde bloglarımızı sürdürmeyi başarıyor olabiliriz. Fakat blogu olmayan ve sadece takip etmekle yetinen çoğunluğun bu yolu uzun ve meşakkatli bulup uğraşmadığını sanıyorum. 

İşin komiği, davanın görüldüğü Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılma kararı çıkmış olmasına karşın, siteye halen ulaşılamamasının nedeni, kararda Blogspot yerine -son günlerin yıldızı yeniden parlayan deyişiyle- "sehven" Blogsport yazılmış olması! 

Eh o zaman, böylesi şeyler ancak bizim "yalnız ve güzel" ülkemizde olabilir diyor, Aziz Nesin'i rahmetle anıyor ve sözü MFÖ'ye bırakıyorum...

MFÖ - Mazeretim var asabiyim ben!

İyi Pazarlar...

21 Mart 2011

PAZARTESİ SORUMLULUĞU

Bu hafta Pazartesi Neşesi'ne ara verip, 11 Mart'ta yaşanan 8.9 şiddetindeki deprem ve tsunami sonrası oldukça zor durumda kalan ve yetmiyormuş gibi bir de nükleer krizle boğuşan Japonya için yardım çağrısı yapmayı uygun buldum.


İnternette çeşitli dernekler yoluyla yardım yapılabileceğine dair bilgiler var. Fakat geçmişteki tecrübelerimden, ne olduğunu kesin olarak bilmediğim derneklere güvenmemek gerektiğini öğrendim. 

En kolay ve güvenilir olan yol, Kızılay'a online bağış göndermek; ya da çeşitli bankalardaki hesaplarına havale yapmak gibi gözüküyor. Japonya'nın Türkiye Konsolosluğu sayfasında da çeşitli nakdi bağış yöntemleri sunulmuş. 

Birkaç dakikamızı ayırarak, elimizden ne gelebiliyorsa o kadarını, tarihinin belki de en büyük felaketlerinden biriyle karşı karşıya olan bu dost ülke için kullanalım lütfen.

İyi haftalar...

1 Mart 2011


Bazı bloglar maçları canlı yayımladıkları için, tüm Blogger bloglarına yasak getirilmesi nasıl bir mantıkla açıklanabilir acaba?

Evet, DNS ayarları değiştirilebilir; başka hizmet sağlayıcılara geçilebilir; işletim sistemleriyle oynanabilir. Ama ne gerek var? Bu işi yapan sorumluların bulunması, uyarılması, gerekiyorsa cezalandırılması değil midir yapılması gereken?

Şeytan dürtüyor, durduk yerde "fikirlerini özgürce paylaşanların sesleri mi kısılmak isteniyor" acaba diye düşünmeye başlıyor insan!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...